Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 

anasayfayardimaragiriskayit

Ayrıntılı Konu Bilgileri
Konu BaşlığıKonu: İslam Alimleri
Cevap SayısıCevap Sayısı: 50 cevap var
Okunma SayısıOkunma Sayısı 585 defa
Konuyu Görüntüleyenler0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Sayfa: 1 [2] 3 4   Aşağı git
Yeni Konu Cevap Yaz Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
Gönderen Konu: İslam Alimleri  (Okunma Sayısı 585 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mart 13, 2008, 05:08:06 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #15 :»

MUHAMMED BIN HASAN es-SEYBANI
Hanefi mezhebinin üç büyük Imamindan biri. Eserleriyle Hanefiligin sistemlesmesinde ve yayilmasinda etkili oldu. Ebu Yusuf'la birlikte, kendisine Hanefi mezhebinin iki Imami anlaminda "Imameyn" denir.

Adi Muhammed, künyesi Ebu Abdullah'dir. Babasi Hasan b. Farkad'dir, Benî seyban'larin azatlisi oldugu rivayet edilir. Hasan b. Farkad, sam dolaylarinda Haksati köyündendir. Daha sonra Irak'a yerlesti. Oglu Muhammed, 132/749 da Vasit'da dogdu. Kufe'de yetisti. O tarihlerde Kufe, fikih, dil ve gramer ilimlerinin merkezlerinden biriydi. Muhammed b. Hasan'in kültürünün olusumunu hazirlayan bu çevre, onun dil, fikih, siir ve hadis'e yönelmesine de neden olmustu.

Babasindan otuz bin altin miras kalmasi, bu ilimleri tahsil etmesini kolaylastirmis ve bütün servetini bu ugurda kullandi. Muhammed b. Hasan, birçok bilginden ders aldi. Küçük yasta Ebu Hanife'nin derslerini takibe basladi. 150/767'de Ebu Hanife'nin ölümü üzerine, fikih tahsilini Ebu Yusuf'tan tamamladi. Imam Muhammed b. Hasan, Ebu Hanife'nin öldügü tarihte on sekiz yasindaydi. Ali el-Kâri, Imam Muhammed'in Ebu Hanife'nin akrabasindan oldugunu rivayet eder (Sava Pasa, islâm Hukuku Nazariyati, I, 97-100).

Muhammed b. Hasan, çesitli yerlere seyahatlerde bulunarak birçok bilginle görüstü. sam'da Evzai'nin, Mekke'de Süfyan b. Uyeyne'nin, Horasan'da Abdullah b. Mübarek'in yanina giderek bunlardan ilim tahsil etti. Basra'da da birçok ilim ehlinden ders aldi. Bu seyahatlarinin en önemlisi, Medine'ye olanidir. Imam Muhammed burada üç yil Imam Malik'in derslerine devam etmis ve defalarca Muvatta'yi kendisinden dinlemisti.

Medine'deki bu tahsiliyle Muhammed b. Hasan, Rey ehlinin usulüyle, hadis ehlinin usulünü birlestirdi. Irak'a döndügünde söhreti her tarafa yayildi ve kendisine talebe akini basladi. Bu talebelerin en önemlilerinden biri Esed b. Furat'tir. Daha önce Imam Malik'den ders alan Esed, Imam Muhammed'e gelerek talebelik yapti. Daha sonra Afrika'ya dönüp Muhammed b. Hasan'in etkisiyle Afrika ve Magnb'de Ebu Hanife'nin fikhî ictihatlarini ve görüslerini halka anlatti. Bir diger önemli talebesi ise, Imam safiî'dir. Imam safiî, Imam Muhammed'den ilim tahsil etti ve onun eserlerini istinsah etti (Siyeri Kebir Ter. ve serhi s.12). Diger önemli talebeleri ise, Ebu Hafs el-Kebir, Süleyman el-Ctircani, Ebu Ubeyd Kasim b. Sellam, Yahya b. Eksem, ismail b. Tevbe gibi bilginlerdir. Hanefi mezhebi ilk yayilmasini Imam Muhammed b. Hasan ile Imam Ebu Yusuf'a borçludur. Çaginda yayginlasan problem ve tartismalara Imam Muhammed de katilarak, görüslerini açikladi. Imam Muhammed'in kültürü, Arap dilindeki mahareti ve fikihtaki derinligi bütün açikligiyla eserlerinde kendini gösterir.

Imam safiî, Imam Muhammed'den çok istifade ettigini belirtip, ondan aldigi ilim ile bir çok kitap yazdigini ifade eder (ibn Nedim, el-Fihrist, s. 295). Nafi de, Imam Muhammed'in insanlarin en fasihi oldugunu söyleyerek, onun dil sahasindaki bilgisine dikkat çeker (ibn Abdilber-el-intika, s.174).

Imam Muhammed'in Abbasi halifeleri ile iliskisi olmakla beraber, kendisinin ve ilmine haysiyetini daima korudugu belirtilir. Hükümdarlarin önünde egilmezdi ve onlara yüzsuyu dökmezdi (Hatib el-Bagdadi- Tarihu Bagdad, II, s.173).

Harun Resid, baslangiçta kadilik görevini kabul etmedigi için Imam Muhammed'i iki ay hapsetti. Daha sonra Imam Muhammed bu kararindan vaz geçince, geçici bir müddet için bassehir yapilan Rakka'ya kadi tayin edildi (Sava Pasa, islâm Hukuku Nozariyati, I, 97-98).

176/792'de Zeydi Imam Yahya b. Abdullah'in isyani meselesinde, Harun Resid, Imam Muhammed'le istisare etti. Bu istisarenin sonucu olarak Halifenin güvenini kaybetti ve Ali ogullari taraftari olmak süphesi altinda kaldi. Eserleri teftis edilerek, isyana sürükleyen parçalarin olup olmadigi kontrol edildi ve bu arada da kadilik görevinden de azledildi (Taberi, Tarih, el-Ümam..., III, 619).

Imam Muhammed, kadiliktan azledildikten sonra,189/805 yilina kadar Bagdad'da kaldi. Bu arada Halifeyle aralari düzeldi ve yeniden göreve getirilerek Horasan kadiligina tayin edildi. Ayni yil içinde de Rey civarinda vefat etti (el-Kerderi-Menakibu'l-Imamil-A'zam, II,187). Ayni gün Kisaî de vefat etmisti. Harun Resid; "Bugün Arapça ve fikih defnedildi" diyerek kaybin büyüklügünü dile getirdi (Hayreddin Karaman, islâm Hukuk Tarihi, s. 96).

Imam Muhammed'in Fikihtaki degeri özellikle iki yönde ortaya çikar. Birincisi; eserleri ile Ebu Hanife'nin mezhebinin yayihnasinda talebelerinin en etkilisi olmasi ve ikinci asir fakihleri arasinda en çok eser vermesidir. (Imam Muhammed'in görüslerindeki asalet, onu özel bir mezhep sahibi haline getirmektedir.) ikincisi ise, bir çok büyük bilgini etkilemesidir. Sözgelisi el-Müdevvene, el-Esediye, el-Ümm ve el-Hücce gibi Fikih kitaplarinin sahipleri ondan etkilenmisler, eserlerini onun kitaplari isiginda yazmislardir.

Hanefi mezhebi usulünde, Imam Muhammed ile Imam Ebû Yusuf'un görüsü bir konuda birlestiginde, Imam Ebu Hanife'nin görüsü tercih edilerek, o konuda Hanefi mezhebinin görüsünü temsil eder.

Imam Muhammed'in fakihler tabakasindaki yeri hakkinda farkli görüsler ileri sürülür. ibn Âbidin fakîhleri yedi tabakaya ayirarak, Imam Muhammed'i ikinci tabakadan sayar. Buna göre Imam Muhammed mezhepte müctehiddir. Fakat bu görüs umumiyetle kabul görmemistir. Çünkü Imam Muhammed, Ebu Hanife'y,i veya bir baska müctehidi taklid etmemistir. Görüslerinde tamamen müstakil oldugu için mutlak müctehid kabul eden bilginler daha çoktur (M. Ebu Zehra. Ebu Hanife, s. 653-657).

Kadilik yaptigi için fikhi pratik alanda uygulama imkâni bulmustur. Irak ve Hicaz ekolüne mensup ilim adamlarindan ders aldigi için bu iki ekol arasindaki görüs ayriliklarini azaltmistir. Fikha büyük hizmeti geçmis hatta, "fikhi Abdullah b. Mes'ud 32/652 ekti, Alkame (62/681) biçti, ibrâhim en-Nehaî (ö. 95/713) harman yapti, Ebû Hanîfe ögüttü, Ebû Yusuf hamurunu kardi, Imam Muhammed pisirdi. Diger insanlar hazir yiyorlar" sözü meshur olmustur (Osman Keskioglu, Fikih Tarihi ve islâm Hukuku, Ankara 1980, s. 106).

Eserleri:

Imam Muhammed'in lisani kuwetli ve kalemi akici idi. Kolay yazardi. Hanefi fikih meselelerini toplayip sonraki nesillere aktaran o olmustur. Degerli eserler birakmis, hemen hepsi de zamanimiza kadar intikal etmistir. Eserleri genel olarak iki kisma ayrilir:

A- Zâhiru'r-Rivâye: Bunlar alti tanedir.

1- el-Mebsût, buna "el-Asl" da denir.

2- ez-Ziyâdât,

3- el-Câmiu's-Sagîr

4- el-Câmiul-Kebîr

5- es-Siyeru's-Sagîr

6- es-Siyeru'l-Kebîr.

Bunlarin hepsinde fikih (islâm Hukuku) ile ilgilidir. Bu kitaplari Imam Muhammed tevâtür yoluyla Ebû Hanife veya Ebû Yusuf'tan rivâyet ettigi için "açik rivâyetli, rivâyetinde süphe olmayan" anlaminda "Zâhiru'rrivâye" denilmistir. Kendisinin görüsleri de bu kitaplarda bulunmaktadir. Bu alti kitab içindeki konular Hanefi fikhinin temelini teskil ettigi için bunlara "el-Usûl" ismi de verilmistir (Bu eserlerine dünya kütüphanelerinde bilinen nüshalari için Brockelmann'in "Gal"ina ve Fuad Sezgin'in, "Gas''ina bk.).

Zâhiru'r-Rivâye kitaplari, Hakim es-sehîd Ebul-Fadl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafindan kisaltilarak bir araya getirilmis ve eser "el-Kâfi" adini almistir. Bu kitap, kendi devrinde Hanefi mezhebinin görüslerini, fürû meselelerini ögrenmek isteyene yeterli kabul edilmistir. Bu müellifin "el-Müntekâ"adinda bir eseri daha vardir ki, nevâdir meselelerini de içine alir.

"el-Kâfi", daha sonra, Ebû Bekr Muhammed semsü'l-Eimme es-Serahsi (ö.490/1097) tarafindan serhedilmis ve el-Mebsût " isimfi bu eser otuz cilt halinde basilmistir. es-Serahsi, bu eserinin bir bölümünü zindanda iken ögrencilerine yazdirmistir.

Hanefi mezhebinde el-Mebsût adini tasiyan baska eserler de vardir. Diger Mebsûtlar sahibinin adlariyla anilirlar. Bunlar, Imam Muhammed'in el-Mebsût isimli eserinin serhidir. Diger mezheplerde de Mebsût isimli eserlere rastlanir. es-Serahsî'nin el-Mebsût'u Hanefi fikhinin en muteber kitaplarindan biridir. Meselelerin dayandigi deliller zikredilir, münakasasi yapilir. Önemli noktalarda diger mezhep görüsleriyle karsilastirmali incelemeler yer alir. Konularin islenisinde görülebilen daginiklik, son yillarda çikarilan el-Mebsût Fihristi ile giderilmeye çalisilmistir.

B- Nâdiru'r-Rivâye Kitaplari:

1- Keysâniyyat kitabi. Imam Muhammed'den suayb b. Süleyman el-Keysâni rivayet ettigi için bu ad verilmistir.

2- Hârûniyyât. Harûn er-Reside takdim edildigi için bu ad verilmistir.

3- Cürcâniyyât. Cürcan'da yazildigi veya Ali b. Salih el-Cürcânî rivayet ettigi için bu ad verilmistir.

4- Rakkiyât. Imam Muhammed Rakka kadisi iken kendisine gelen meseleleri içine almaktadir.

5- Ziyâdetü'z-Ziyâdât ez-Ziyâdât'in tamamlayicidir.

Bu kitaplara Nevâdiru'r-Rivaye veya Gayru Zâhiri'r-Rivâye denilir, çünkü bu kitaplarin rivayeti tevatür derecesine ulasmamistir.

Bu kitaplarda da Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve kendisinin görüsleri bulunmaktadir.

Bunlarin disinda

1- Er-reddû alâ Ehlil-Medîne. Ebû Hanife'nin reyleriyle Medine'lilerin reylerinin münakasasini yapar.

2- Kitâbu'l-Asâr: Bu eserinde, Ebû Hanîfe'den rivayet etmis oldugu merfû, mevkûf ve mürsel hadisleri toplamistir (M. Ebu Zehra, Tarihu'l-Mezâhibi'l-islâmiyye, Kahire, t.y., s. 171,172; ez-Zühaylî, el-Fikhu'l-islâmî ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 30; Osman Keskioglu, a.g.e., s. 95, 96; Ali safak, Islam Hukukunun Tedvini, Erzurum 1978, s. 87 vd.; islâm Medeniyeti Dergisi (Muhammed es-seybânî Özel Sayisi)sy: 20; Hamdi Döndüren, Delilleriyle islâm Hukuku, istanbul 1983, s. 74, 75; i.A. "es-seybanî" mad.).

Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi
Logged

Mart 13, 2008, 05:08:28 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #16 :»

Imam Et- TABERÎ

(224/838 - 310/923)






H. III-IV (M.9-10) asirlarda yetismis, fikih, hadis, tarih, dil, tefsir ve kirâat ilimlerinde otorite olmus âlim.

Tam adiyla Ebû Cafer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî. Taberistan'in mul sehrinde 224/838 yili sonlarinda dünyaya geldi, ilk tahsilini burada yapti. Yedi yasinda hafiz oldu, dokuz yasinda hadis ezberlemeye basladi.

Ilim tahsili için Rey, Basra, Kûfe, Medine, Suriye ve Misir gibi sehir ve ülkeleri dolastiktan sonra, hilâfet merkezi olan Bagdad'a yerlesti. Kaynaklar onun hocalari ve talebeleri için uzun bir liste vermektedir. Zamaninda hadis, fikih (Hanefi, Sâfiî ve Mâlikî fikihlari), kirâat, tarih ve edebiyat sahalarinda meshur olan birçok âlimden ders aldi, yetistikten sonra da bütün bu ilimlerde eserler verdi. Kirk sene süreyle, her gün kirk varak yazmak suretiyle, son derece hacimli eserler meydana getirdi.

Zamanindaki birtakim mezhep mensuplarinca Râfîzîlik ve Sîîlikle itham edilmis olmakla birlikte, bu vasiflari yoktur. Bunlar, müfrit ve mezheplerinde mutaassip kimseler tarafindan ortaya atilmis iddialar, hatta iftiralardir. Çünkü, Taberî'nin eserlerinde onun, ne Râfizî ne de Sîî olduguna delâlet edecek ifadeler ve bilgiler ya almaktadir.

Fikihta önceleri Safîî mezhebine mensup iken, sonradan mutlak müctehidlik mertebesine ulasmistir. Kaynaklar onun, Cerriyye adinda sonralari ortadan kalkmis olan bir mezbebin imami oldugunu kaydeder. Onu, Râfizlikle itham edenler de Hanbelî mezhebi mensuplari olup, bu düsmanliklari, Taberî'nin, onlarin imami Ahmed Ibn Hanbel'i bir fikih imami degil de hadis âlimi kabul etmesine kizdiklarindan olmalidir. Kaynaklar Taberî'nin, Ahmed Ibn Hanbel'den ilim almak üzere Bagdat'a geldigini ve fakat ancak onun vefatindan sonra Bagdat'a ulasabildigini, bunun üzerine memleketine dönmeyerek Basra'da tahsiline devam ettigini belirtiyorlar. Bu yüzden iki imam arasinda herhangi bir husumet olmadigi gibi Taberî, Imam Ahmed Ibn Hanbel'in degerini ve mertebesini inkâr etmis de degildir.

Taberî, 310/923 yilinda Bagdat'da vefat etmis ve muhaliflerinin çoklugu sebebiyle, ölümü gizli tutularak geceleyin vefat ettigi eve defnedilmistir. Kabrinin baska yerde oldugu (meselâ Misir gibi) seklindeki haberler ise saglikli degildir. Taberî'ye ait oldugu iddia edilen kabirler ona ait olmayip belki de onun adina kurulmus ziyaret makamlaridir.

Imam Taberî'nin te'lif ettigi eserlerin birçogu kaybolmus ve zamanimiza kadar ulasamamistir. Fakat bize kadar ulasan eserlerinin bile bir ömre sigdirilmasi zordur ve Taberî'nin büyüklügünün en büyük delilidir. Taberî'nin eserlerinden bazilari sunlardir.

1- Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk: Taberî'nin doguda ve batida hakli bir söhrete ulasmasina ve "Tarihin Babasi" ünvani verilmesine sebep olan genel tarihidir. Taberî bu eserinde yaratilistan kendi zamanina kadar olan olaylari rivayet senedleriyle birlikte kaydetmistir. Tarih ilminde en önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Daha sonra gelen tarihçiler onun verdigi bilgileri ya aynen almis, ya da özetleyerek vermislerdir. Birçok dile ve bu arada Türkçe'ye de tercüme edilmistir. Millî Egitim Bakanligi tarafindan Sark Islâm Klâsikleri serisi içinde nesrine baslanan Türkçe tercümesinin basimi henüz tamamlanamamistir.

2- Ihtilâfu'l-Fukahâ: Bu eser Ihtilâfu Ulemâi'l-Emsar f Ahkâmi Serâii'l-Islâm adiyla 1933'de yayimlanmistir.

3- Letâifu'l-Kavl f Ahkâmi Serâii'l-Islâm: Usûl-i fikha dair yazdigi bir eserdir.

4- Kitâbu'l-Kirâât ve Tenzîlu'l-Kur'an.

5- Kitâbu Serhi's-Sünne: Mezhebî ve itikâdî konulari ihtiva eden eser Misir ve Bombay (1321)'da basilmistir.

6- Kifâbu Adâbi Menâsiki'l-Hacc.

7- Kitâbu'l Mûciz fi'l-Usûl.

8- Kitâbu'l-Garîb ve't- Tenzîl ve'l-Aded.

9- Kitâbu Âdâbi'l-Kudât.

10- Câmiu'l-Beyân an (fî) Te'vîli Âyati'l-Kur'an: 270/883 yilinda tamamladigi bu eseri Taberî Tefsiri olarak da bilinir. Taberî, çok meshur bir tarihçi olmasi kadar, "Rivâyet tefsirlerinin anasi" olarak kabul edilen bu tefsiri ile de söhret buldugu için, bu tefsiri hakkinda biraz daha genis bilgi verecegiz.

Taberî Tefsiri

Câmiu'l-Beyân, rivâyet tefsirlerinin ilki ve en önemlisi sayilir. Kendinden sonraki rivâyet tefsirlerinin kaynagi durumundadir. Ancak dirayet tefsiri yönünden de küçüksenemiyecek derecede bilgiler ihtiva eder. Subkî'nin et-Tabakâtu'l-Kubrâ'sinda kaydettigine göre Taberî, bu tefsirini çok uzun kaleme almis ve fakat yine kendisi daha sonra kisaltarak bugünkü hacmine indirilmistir .

Taberî bu tefsire bir mukaddime ile baslar. Mukaddime'de Kur'ân ile ilgili bazi konulara yer verir. Kur'ân'in nâzil oldugu Arapça'nin özelliklerinden ve lehçelerinden söz eder. Tefsir ve Te'vîli açiklar. Kur'an'i, kendi re'yi ile tefsiri yasaklayan hadisleri, pesinden de Kur'an tefsirine tesvik eden hadisleri ve sahabeden Kur'an-i tefsir edenleri zikreder. Tâbiûndan Kur'an tefsiri makbul olanlarla tefsiri kabul edilemeyecek derecede zayif olanlari sayar. Daha sonra Kur'an'in isimlerinin, surelerinin ve ayetlerinin te'vîline geçer.

Taberî, eserine "Tefsir" degil de "Te'vîl" adini vermistir. Ayetleri tefsire baslarken de ayni- isimlendirmeyi sürdürür ve "el-kavlu f te'vli kavlihî Teâlâ" diyerek ayeti zikrederek, sonra o ayeti tefsir eder. O ayetin tefsiri ile ilgili olarak kendine ulasan muhtelif rivâyetlerden birbirini destekleyenleri ayni anlamda olan veya birbirini tamamlayan rivâyetleri pespese senedlerini de zikrederek serdeder. Bu rivâyetlerde "merfû, mevkûf, maktû hadis" (Hz. Peygamber'den, sahâbeden, tâbiûndan nakledilenler) sirasina riayet eder. Eger bu ayetin tefsirinde birden fazla görüs varsa, bu görüsleri ve delilleri olan rivâyetleri ayri basliklar altinda verir.

Ancak o, tefsire dair rivâyetleri saymakla yetinmez; gerek rivâyetlerin senedlerini, gerekse metinlerini tenkide tabi tutar, zayiflik ve kuvvet nokta-i nazarindan inceleyerek aralarinda tercihler yapar.

Ihtiyaç duydugu yerde âyetlerin gramer tahlillerine girisir, âyetlerden çikarilacak fikhî hükümlere, bu fikhî hükümlerin dayandigi delillere temas eder, bu hükümlerden tercih ettiklerine ve tercihine sebep olan delillere isaret eder.

Eserde yer yer kirâatlere, bunlardan sâz* olanlarina da isaret edilir. Kirâat* farkliliklarina göre âyetlerin kazandigi anlamlar da verilir.

Taberî tefsirinde yer yer Isrâiliyyât'a da rastlanir. Bu konudaki rivâyetlerini daha ziyade Ka'bu'l-Ahbâr, Vehb Ibn Münebbih, Ibn Cüreyc ve Süddi'ye dayandirir. Ancak Isrâiliyyât'a dair verdigi haberleri senedleri ile birlikte kaybettigi için bu haberlerin tahkiki ve arastirilmasi daima mümkündür .

Taberî, özellikle kelime izahlarinda, garib lafizlarin tefsirinde eski Arap siirinden büyük ölçüde istifade etmis, izahlarina cahiliye devri siirinden çokça deliller getirmistir.

Câmiu'l-Beyân'da kelâm ve akîde konularinda da azimsanmayacak derecede bilgi vardir. Müfessir, eserinden ehl-i sünnet ve'l-cemâat mezhebini destekler; Kaderiyye, Mu'tezile, Mücessime, Müsebbihe gibi ehl-i sünnete muâriz mezheblerin görüslerini reddeden açiklamalara ve te'villere yer verir.

Özetle Ibn Cerîr bu eserinde kendinden önceki müfessirlerin hemen bütün görüslerini, o zamana kadar tesekkül etmis olan Abdullah Ibn Abbâs (öl. 68/687-688), Abdullah Ibn Mes'ûd (öl. 32/652), Ali Ibn Tâlib (öl. 40/660), Übeyy Ibn Ka'b (öl. 19/640)'a dayanan tefsir ekollerinin müfessirlerinden ve diger müstakil âlimlerden elde ettigi bütün rivâyetleri toplamis, böylece büyük bir "Tefsir Ansiklopedisi" meydana getirmistir. Bu arada Mukâtil, Ibn Bükeyr ve Kelbî gibi tefsirde zayif kabul edilen âlimlerden nakilde bulunmamaya da dikkat etmistir.

Câmiu'l-Beyân'in muhtelif baskilari vardir. En yaygin olani 30 cüz halinde ve kenarinda Neysâbûrî (öl. 728/1 328)'nin "Garâibu'l-Kur'an ve Ragaibu'l-Furkan" adli tefsiri bulunan baskisidir.

Mahmûd Muhammed Sâkir ve Ahmed Muhammed Sâkir eserin tahkikli nesrine baslamislarsa da, Ahmed Muhammed Sâkir'in vefati ile 16. ciltde kalmistir. Tahkiki biten ciltler Misir'da Dâru'l-Maârifçe nesredilmistir. Camiu'l-Beyan'in birçok yönü üzerinde çesitli mastir ve doktora tezleri yapilmistir. Ayrica Hasan Karakaya tarafindan Türkçeye tercüme edilen eseri yayinlanmaya hazir hale getirilmistir.
Logged

Mart 13, 2008, 05:08:47 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #17 :»

Imâm el-Mâtürîdî

Ibrahim BIÇAKÇI

Kisaca Ebu Mansur el-Matüridî diye bilinen Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Matüridî, Maveraünnehir’deki Semerkant sehrinin Matürid köyünde dogmustur. Dogum tarihi konusunda kaynaklarda pek net bilgi bulunmamakla birlikte, tüm tarihçilerin ittifak ettikleri vefat tarihi 333/944’e ve hocalarindan Muhammed bin Mukatil er-Razi’nin vefat tarihi olan 248/862 tarihine bakarak tahminen 238/853 yili kabul edilmektedir.

Matüridî’nin milliyeti hakkinda farkli görüsler mevcuttur: Bir iddiaya göre Türktür. Bazi yazarlara göre ise Medine’nin meshur Ebu Eyyub el-Ensari ailesinden gelmektedir. Bu iddia Medine’nin bazi Arap ailelerinin Semerkant’a yerlesmis olmasi gerçegi ile te’yid edilmektedir.

Matüridî’nin yasadigi devirde, Islâm dünyasinda merkezi otoriteyi temsil eden Abbasi devleti bu gücünü kaybettiginden birçok Islâm devletinin ortaya çiktigi görülmektedir. Bunlardan birisi olan Samaniler Devleti Maveraünnehir bölgesinde hâkim olmustur.

Islâm dünyasinda hicri ikinci asirdan itibaren bir taraftan akla dayanan felsefî ilimler tercüme ve te’lif yoluyla yayilirken, diger yandan yine akla ehemmiyet veren Mu’tezile ortaya çikmis ve akaid görüs ve kanaatlerini yaymaya baslamisti. Nakle bagliligi ve teslimiyeti siar edinen selef akidesi bu yeni cereyana karsi pek basarili olamiyordu. Halife Memun Mutezileyi resmi devlet görüsü yapmasi ile bu mezhep yayginlasmaya baslamisti.(218/833) Buna karsilik Islâm dünyasinda usül-üddin konusunda yeni izah tarzlarina ihtiyaç vardi. Bu yeni izah tarzlari nakle bagli kalmakla birlikte akla da ehemmiyet verecek selef metodu ile Mu’tezile mezhebinin iyi yanlarini birlestirmeliydi. Bu yeni ihtiyaci karsilayan “ehl-i sünnet ilmi kelâmi” ni olusturan, Maveraünnehir’de Ebu Mansur el-Matüridi ve Irak’ta Ebu Hasan el-Esari (324/946) olmustur.

Matüridî’nin yetistigi cografya ve bu cografyaya hakim Samaniler hakkinda el-Makdisi (389/990) “Bu bölge ilim ve âlimler yönünden zirveye ulasmis bir bölgedir. Ilim ve hayrin hazinesidir. Islâmin asilmaz muhkem kalesidir. Bu ülkede fakihler alimler, krallar seviyesine ulasmislardir” demistir. Samaniler devleti (389/999) yikilincaya kadar ilim adamlarini korumus ve onlara destek olmustur. Iste böyle bir ortamda yasayan Imam el-Matüridî’nin de ilmi münakasalardan ve ilimden uzak kalmasi düsünülemezdi. Matüridî’nin hocalari imam Ebu Hanifi’nin talebelerinden olan Seyh Ebu Bekr Ahmed bin Ishak, Fakihü’ l-Semerkandî lakabiyla bilinen Ebu Nasr Ahmed bin El-Abbas, Nuseyr bin Yahya el-Belhî ve Rey kadisi olan Muhammed bin Mukatil er-Razi’dir.

Mensuplari tarafindan alemü’l-Hüdâ (Hidayet sancagi), Imamü-l Hüda (Hidayet önderi), Imamü-l Mütekellimin (Kelamcilarin lideri) gibi lakaplarla anilmasina ve çevresinde çok ün yapip sevilmesine ragmen ne tuhaftir ki pek çok tabakat ve mezhep tarihi kitaplarinda isminden bahsedilmemistir.

Imam el-Matüridî tahsilindeki ilmi silsile itibariyle Imam-i Azam Ebu Hanifi’nin görüslerine ve onun mezhebine uyarak nakil yaninda akla da büyük önem veren tutumunu benimsemistir. Gerek Semerkant’ta ve gerekse civarinda muhtelif firka ve mezhep ricaliyle giristigi münazara ve mücadelelerde büyük basarilar elde etmistir.

Matüridî, Karamitiler, Siiler ve Mu’tezile mezhebiyle mücadele etmistir. Mücadelenin en büyük bölümünü Mu’tezile’ye karsi yaptigi münazaralar teskil etmistir. Çagdaslarindan Ebu’l-Kasim Abdullah el-Ka’bi (vefati: 317/929) Bagdat’ta Mu’tezile akiminin basiydi. Matüridî Kitap el-Tevhid adli eserinde Ka’bi’nin görüsleriyle mücadele etmistir. Ayrica üç kitabina karsi da üç kitapla cevap vermistir.

Bu siralarda doguda Matüridî genel olarak Mu’tezililerle ve özel olarak da onlarin Bagdat grubuyla mücadele ederken, çagdaslarindan el-Esari’nin de Irak’ta Mu’tezililerin Basra koluna karsi ayni görevi üstlendigini görüyoruz

Kelam tarihi boyunca yazilan eserlerde, Matüridî’nin eserlerinin tam*****n listesi yer almamistir. Ancak biz Istanbul Yüksel Islâm Enstitüsü’nde 1971 yilinda ‘Ebu Masur el-Matüridî’ ve ‘Tevilatü’l-Kur’ân’ konusunda ögretim tezi hazirlayan Muhammed Eroglu’nun taksim ve sirasina göre aktarmayi uygun buluyoruz:

Matüridî'’in kelam, cedel ve firkalar hakkindaki eserleri: Kitap et-tevhid, Risâle fi’l-âkaid, Serh’ül fil-ekber, Reddü evaili’l-edille li’l-Kâ’bî, Reddü tekzîbi’l cedel li’lKâbî, Reddü usuli’l-hamse li’lBâhilî, Reddü kitabi’l-imame li ba’di’r-ravafid, er-Redd ‘ale’l-karâmita, Reddü kitabi’l-Kâ’bî fi va’îdi’l-füssâk, Beyanü vehmi’l Mu’tezile, Kitab el-makâlât, Kitâbu tefsiri’l-esma ve’s-sifat
Matüridî’nin usule dair eserleri: Me’ahizü’serai’ fî usûli’l-fikh, el-Cedel fi usûlil-fikh, Ed-Dürer fi usû’lid-din, el-Usûl.
Matüridî’nin tefsir ve Kuran ilimlerine dair eserleri: Te’vilatü’l-Kur’ân, Risâle fi mâ la yecûzü’l vakfu aleyhi fi’l Kur’ân
Matüridî’nin vasâya ve münâcâta dair eseri: Vasaya ve münacaat. Bunlarin disinda bir takim eserler de Matüridî’ye nisbet edilmektedir. Fakat bunlarin müellife nispetini degerlendirecek belgeler mevcut degildir.
Es’ari ile Matüridî’nin ihtilaflari

Matüridî, Es’ari ile birlikte ehli sünneti temsil etmesi ve Mu’tezililerle mücadelelerinden dolayi fikirlerinde paralellik gözükmesine ragmen aralarinda ihtilaf mevcuttur. Bu ihtilaflarin sayisi bazi kaynaklarda 13 olarak telaffuz edilirken, bazilarinda 40, hatta 73’e varan sayilarla ifade edilmektedir.

Matüridî ile Es’ari arasindaki baslica fikir ayriliklari sunlardir:

Cüz’i irade:Es’arilere göre cüz’i iradeyi Allah yaratir. Matüridîlere göre ise cüz’i iradeyi Allah yaratmaz
Hüsün ve kubuh:Es’arilere göre hüsün ve kubuh, yani bir seyin iyi veya kötü oldugu aklen bilinemez. Hüsün ve kubuh , Allah’in emir ve nehiyleriyle bilinir. Allah bir seyi emrettiyse o sey iyidir. Allah bir seyi yasak etti ise o sey kötüdür.
Matüridîlere göre ise hüsün ve kubuh akil ile idrak olunur. Emir ve nehiy bir seyin iyi veya kötü olduguna delalet eder. Herhangi bir sey iyi ise Allah onu emretmistir. Kötü ise Allah onu yasak etmistir.

Allah’i tanima: Es’ariler, Allah’i tanimanin ser’an vacip oldugunu söylerler. Matüridîler ise Allah’i tanimanin aklen vacip oldugu fikrindedirler.
Tekvin: Es’ariler tekvini itibarî bir sifat olarak kabul ederler. Hakikî sifat olarak kabul etmezler. Matüridîler ise tekvinin, kudret ve irade gibi hakiki bir sifat oldugunu söylerler.
Kula gücü yetmeyecek seyleri teklif: Es’arilere göre Allah’in kula gücü yetmeyecek seyleri teklif etmesi caizdir. Mesela cisimleri yaratmak gibi. Matüridîlere göre ise Allah’in kulun gücü yetmeyecegi seyleri ona teklif etmesi caiz degildir.
Illiyet ve hikmet: Es’ariler ‘Allah’in fiileri için sebep aranamaz’ der. Onun fiileri hikmet ile bagli da degildir. Çünkü Allah yaptigindan sorumlu degildir. Sorumlu olan kullardir.
Matüridîlere göre Allah abesten münezzehtir. Allah’in fiilleri hikmeti icabi meydana gelir. Çünkü Allah Hakîm’dir, Alîm’dir. Allah tekvinî fiilerinde ve teklifî hükümlerinde hikmetini gösterdi ve irade etti. Hasili Allah’in fiileri hikmeti ile baglidir ve fiiller bir sebebe baglidir. Bu Allah’in abesle mesgul olmasinin icabidir. Allah yaptiklarindan sorumlu degildir.

Ezelde ma’duma hitap: Esariye’ye göre ma’duma ezelde ilahî hitap taalluk eder. Buna göre Allah ezelde Mükellim’dir. Matüridîye’ye göre Allah ezelde Mükellim degildir. Çünkü ma’duma ezelde ilahi hitap taalluk etmez.
Es’arilere göre nübüvvet için erkeklik sart degildir, kadinlar da nebi olabilirler. Nitekim Meryem, Asiye, Sare, Hacer, Havva ve Hz. Musa’nin annesi nebidirler.
Matüridîlere göre ise nübüvvetin sartlarindan birisi erkek olmaktir. Kadinlar nebi olamazlar.

9. Ibadetin ifasi: Es’ariler müslim olmayanin ibadetle mükellef oldugu reyindedir. Onlara göre gayri müslimler bu sebeple de ceza görürler. Matüridîler ise, müslim olmayanlarin ibadeti ifa ile mükellef almadiklari reyindedirler. Onlar küfürden dolayi ceza görürler ve fakat ibadeti ifa etmedikleri için cezaya çarptirilmazlar.

Irtidat: Es’arilerce mürted yeniden imana dönerse amelleri de avdet eder. Matüridîlere göre ise mürted imana dönse de amelleri avdet etmez.
Tevbe-i ye’s: Es’arilerce tevbe-i ye’s makbüldür. Maturilerce makbul degildir.
Kur’ân: Es’arilerce Kur’ân’in bazi âyetleri, bazilarindan büyüktür. Matüridîlere göre ise, büyük olamaz.
Mensuplari tarafindan ‘Hidayet sancagi’, ‘Hidayet önderi’, ‘Kelamcilarin lideri’ gibi övgülere mazhar olan ve ve buna ragmen tabakat ve mezhep tarihi kitaplarinda isminden bahsedilmeyen Matüridî, hayati boyunca ehl-i sünnet akidesini ögretmek ve müdafaa etmek için çaba göstermistir. Gerek tamamen akla dayanan Mu’tezile ile, gerekse nakle dayanan selef akidelerinin iyi yönlerini birlestirmis ve ehl-i sünnet çizgisini muhafaza etmistir.
Logged

Mart 13, 2008, 05:09:14 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #18 :»

Imam ES'ARÎ

(260/873- 324/936)






Es'ariyye ekolünün temsilcisi olan Ebu'l Hasen Es'ârî'nin uzun adi Ali b. Ismail b. Ebi Bisr Ishak b. Salim b. Ismail b. Abdullah b. Musa b. Bilâl b. Ebi Bürde b. Mûse'l-Es'ârî'dir. Isminden de anlasilacagi üzere kendisi sahabeden Ebû Mûse'l-Es'ârî'nin (44/664-65) soyundandir. Künyesi Ebu'l-Hasan, lakâbi ise, Nâsiru'd-dîn'dir.

Dogum tarihi hakkinda çesitli kaynaklarda hicri 260, 266, 270 ve 275 tarihleri verilmis olsa da, yaygin olan kanaata göre (260/873-74) tarihinde Basra'da dogmustur. Zira, O'nun (300/912-13) tarihinde Mu'tezile mezhebinden ayrildigi bilinmektedir. O'nun da o günlerde kirk yasinda oldugu bilindigine göre, dogum tarihi olarak (260/873-74) tarihinin daha dogru oldugu kanaati yayginlik kazanmaktadir.

Es'ari'nin hayatini, dogumundan on yasina kadar, on yasindan Mu'tezile mezhebinden ayrildigi zamana kadar ve bundan sonraki hayati olmak üzere üç devrede incelemek mümkündür.

1. Dogumundan on yasina kadar olan dönem:

Bu dönem O'nun çocukluk ve ilk tahsilini tamamladigi dönemdir ki, çesitli ilimleri tahsil etmis ve daha ziyade babasinin ahlaki ve ilmî terbiyesinde bulunmustur.

2. On yasindan Mu'tezile mezhebinden ayrilmasina kadar olan dönem:

Otuz yillik bir dönemi kapsayan bu dönem O'nun, üvey babasi Ebû Ali el-Cubbâî (302/914-15) ile ilmî yakinligi bulundugu dönemdir. O Kelâm ilmini de Cubbâî'den ögrenmistir. Fikih'ta Hanefi olan Es'ârî, itikatta hocasinin tesiriyle koyu bir Mu'tezile mezhebi savunucusu olmustur.

Hicrî 300 tarihinde O'nun Mu'tezile'den ayrilarak, Ehl-i Sünnet akîdesine baglandigi bilinmektedir. Ancak, O'nun bu ayrilisina çesitli kaynaklarda çesitli sebepler söylenmektedir. Bunlar arasinda en meshuru, hocasi Ebû Ali Cubbâî ile yaptigi bir münazara gösterilmektedir ki, bu sebep bir çok muteber kaynaklarca uygun görülmemektedir. Bir diger sebep de Es'ari'nin rüyasinda Hz. Peygamberi görmüs olmasi ve bunun üzerine görüsten vazgeçmis olmasidir. Bir diger görüse göre de, Es'ârî belli bir ilmî olgunluga eristikten sonra Mu'tezile fikirler kendisini tatmin etmemis ve onlari terketmistir. Bu üç görüs bir arada ele alinacak olursa; ilk iki sebebin de katkisiyla birlikte, son sebebin yani belli bir ilmî olgunluktan sonra bu karara varmis olabilecegi ihtimali daha fazla agirlik kazanmaktadir.

Rivayet edildigine göre Es'ârî bu karara vardiktan sonra, onbes gün evine kapanmis ve bu süre sonunda, bir Cuma günü Basra camiinde minbere çikarak sunlari söylemistir: "Ey insanlar, Beni taniyanlar, beni taniyorlar. Tanimayanlara da ben kendimi tanitiyorum. Ben falan oglu falanim. Ben, Kur'an'in yaratilmis oldugunu, Allah'in gözlerle görülemeyecegini, kötü fiilleri kendimizin yaptigini söylüyordum. Ben bunlardan tövbe ediyor ve bu fikirlerden vazgeçiyorum. Ey Insanlar, ben bu süre zarfinda evime kapandim ve bu fikirlerle ilgili delilleri düsündüm. Onlarin hiç birisi bana tercih sebebi olarak uygun gelmedi. Yüce Allah'tan bana hidayet etmesini istedim. O da bana su yazmis oldugum seyleri hidayet etti. Bunun üzerine, su elbiseden soyundugum gibi, bütün içinde bulundugum fikirlerden soyunuyorum"

3. Kirk yasindan ölümüne kadar olan dönem:

Mu'tezile mezhebinden ayrilip, selef akidesi üzere geri kalan hayatini devam ettiren Es'ârî, yaklasik yirmi bes yillik bu süre zarfinda, bol bol eser telif etmis ve selef akidesini müdafaa ile geri kalan ömrünü geçirmistir. Ehli Sünnet adina üslendigi müdafaa ile büyük taraftar kazanmis ve kendisinden sonra daha da gelisecek olan Es'ariyye ekolünün kurucusu ve temsilcisi olmustur. Zaten bir görüse göre Es'ariyye mezhebi, Mu'tezile'ye antitez olarak dogmustur.

Ilme oldugu kadar zühd ve takvâya da bagliligi ile bilinen Es'ârî, Subkî'nin rivayetine göre yirmi yil yatsi namazinin abdesti ile sabah namazini kilmistir (Subkî, Tabakâtu's-Safiyye, 2/248).

Es'ârî'nin dogum tarihinde ihtilaflar oldugu gibi vefat tarihinde de bir takim ihtilaflar olmakla birlikte, tercih edilen görüse göre O, (324/936-37) yilinda Bagdat'ta ansizin vefat etmistir.

Ebu'l-Hasen Es'ârî'nin eserlerinin sayisi bazi kaynaklarda üçyüze kadar çikarilmis olup, bunlarin bir kismi, Mu'tezili görüsleri benimsedigi döneme aittir. Ancak bunlardan hiç birisi günümüze kadar ulasmamistir.

Es'ârî'nin eserlerini kaynaklarda zikredilen konularina göre su gruplara ayirarak ele almak mümkündür:

a) Kelâm ilmiyle ilgili olan ve özellikle Mutezileyi reddi hedef alan eserler.

b) Filozoflar, Tabiatçilar, Dehrîler, Brahmanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar gibi cereyanlari reddeden eserler.

c) Islâmî ve gayr-i Islâmî firkalarin görüslerini reddetmeksizin nakleden Makâlât kitaplari.

d) Tefsir, Hadis, Fikih ve diger Islâmî ilimler sahasinda meydana getirdigi eserler (Bekir Topaloglu, Kelam Ilmi, 137).

Es'ârî'nin eserleri konusunda bazi seyler söylemek mümkündür. Söyle ki; O'nun hayatinda iki ayri dönem oldugu bilinmektedir. Acaba hangi eser hangi döneme aittir? gibi sorular zihinleri mesgul etmektedir. Ancak, burada bilinen bir husus vardir ki, o da, Es'ârî'nin, Mu'tezile'den ayrildiktan sonra kaleme aldigi bir çok kitapta eski mezhebinin yanlisligini ve sakat taraflarini ortaya koymasi ve dolayisiyla eski yazdiklarini reddetmesidir. Zaten bugün elimizde Es'ari'ye ait olarak bulunan eserler fazla degildir ve hepsi son dönemlerinde kaleme alinmistir. Ibn-i Asâkir'in (571/I 1 76) verdigi bilgiye göre Es'ârî, el-Umed isimli eserinde, 320/935 tarihine kadar kaleme aldigi eserlerini ve neye dair olduklarini zikretmistir (Subkî, Tebyînu Kezibu'l-Müfteri, 135 v.d)

Es'ârî'nin eserlerini biz burada iki grupta vermek istiyoruz. Önce bugün elimizde bulunan eserleri, daha sonra da isimlerini kaynaklardan ögrendigimiz eserlerden bir kismini siralamak istiyoruz.

I. Bugün Mevcut Olan Eserleri:

1. el-Ibâne 'an Usûli'd-Diyâne: Mu'tezilî fikirleri reddettikten sonra ilk önce kaleme aldigi bilinen eseridir. Önce kisaca selef akidesi özetlenir ve daha sonra Nübüvvet bahsi hariç, diger meseleler ele alinir. Tahkiksiz baskilarinin yanisira Dr. Favkîye Hüseyin Mahmud tarafindan yapilan tahkikli metni, 1977 yilinda Kahire'de basilmistir. Bu baskida, muhakkik tarafindan yaklasik 200 sahifelik ek bilgiler ve açiklamalar ilave edilmis ve çalisma daha da istifade edilir hale getirilmistir. Ayrica bu eser Ingilizce, Almanca ve Fransizca'ya da tercüme edilmistir. Su ana kadar henüz Türkçe'ye tercümesi yapilmamistir.

2. el-Lum'a fi'r-Reddi 'Alâ Ehli'z-Zeyga ve'l-Bid'a: Kelâmi bir uslûbla yazilan bu eser on babdan olusmaktadir. Bu eserde Kelâmullah, Irade, Kader, Ru'yetullah, Va'd ve Vaîd ile Imamet konulan ele alinmistir. Çesitli baskilari ve çesitli dillere tercümeleri vardir. Tahkik baskilari arasinda en çok kullânilân Dr. Hâmûde Gurâbe tarafindan tahkik edilen 1955 yilinda Misir'da baskisi yapilan matbû nüshasidir. Toplam 136 sahifelik bu baski küçük boy olarak basilmistir.

3. Makâlâtu'l-Islâmiyyin: Bu eser isminden de anlasilacagi üzere bir Makâlât kitabidir. Islâmi firkalarin görüslerinden ve yapilarindan tenkitsiz olarak bahseder. Ayrica kelâmi meselelerdeki ince ihtilaflardan ve Allah'in isim ve sifatlariyla, Kur'ân hakkindaki görüslerinden söz eder. Bu eserin de H. Ritter tarafindan hazirlanan tahkikli nesri 1928 ve 1933 yillarinda Istanbul'da basilmis olup, bu baskidan bir çok defalar tipki basimlari da yapilmistir.

4. Risâle fî Istihsâni'l-Havz fi'l Kelâm: Onbir sahifelik bu risale de nazar ve istidlâlin müdafaasi yapilir.

5. Risâletü'l-Imân: Iman konusundaki bilgileri ihtiva eden bu risale Almanca'ya tercüme edilmistir.

6. Risâle Ketebe Bihâ Ilâ Ehl's-Sagr Bi Bâbi'l-Ebvâb: Es'ârî bu risalesinde selef akidesini anlatmistir. Bu risale de Kivamuddin Burslân tarafindan Türkçe tercümesiyle beraber yayinlanmistir (Ilâhiyat Fakültesi Mecmuasi, sayi: 7, ss. 154-176; sayi: 8, ss. 50-108)

II. Diger Eserleri:

Bu grupta Es'ârî'ye ait oldugunu kaynaklardan ögrendigimiz yirmi kadar eseri siralamak istiyoruz. Çesitli kaynaklarda bunlarin sayisi verilmekle kalmayip, yüz kadar eserinin de isimleri zikredilmistir (bk. el-Ibâne, Dr. Fevkiye Hüseyin Mahmud mukaddime s.38-71).

imdi bunlardan yirmi kadarini siralayalim:

1. Kitâbu fi Halki'l-A'mâl

2. Kitâbu fi'l-Istitâ'a

3. Kitâbu fi Cevâzi Rü'yetullah bi'l-Ebsâr

4. Kitâbu fi'r-Reddi Ale'l-Mücessime

5. Kitâbu fi'l-Cisim

6. Kitâbu fi'l-Istihsâd

7. Kitâbu fi'r-Rü'yet

8. Kitâbu fi'r-Reddi Ale'l-Felâsife

9. Kitâbu fi'l-Imâme

10. Kitâbu fi Mütesâbihi'l-Kur'an

11 . Kitâbu fi Ef'âli'n-Nebî

12. Kitâbu fihi Beyâni Mezhebi'n-Nasârâ

13. Kitâbun Kebîr fi's-Sifât

14. Kitâbu Ale'd-Dehriyyin

15. Kitâbu'r-Redd 'Alâ Makâlâti'l-Felâsife

16. Izâhu'l-Burhân fi'r-Reddi 'Alâ Ehli'z-Zeyg ve't-Tugyân

17. es-Serh ve't-Tafsil fi'r-Reddi Alâ Ehli'l-Ifk ve't-Tadlil

18. el-Muhtasar fi't-Tevhid ve'l-Kader

19. en-Nevâdir fî Dakâiki'l-Kelâm

20. Kitâbu Tefsîri'l-Kur'ân: Bu eserin yetmis cilt oldugu söylenmektedir.
Logged

Mart 13, 2008, 05:09:40 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #19 :»

Imam-i GAZZÂLÎ


Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Ahmed' (H. 450/505/m. 1058-1111) Tus sehrinde dogdu. Yasadigi yüzyil siyasî bakimdan çalkantili, fakat Ilmî ve dinî hayat bakimindan Islâm dünyasinin ve hatta o günkü dünyanin en parlak dönemini teskil eder. Ayrica Gazzâlî, yalniz döneminin degil, bütün Islâm düsüncesi tarihinin en önde gelen düsünürlerindendir. Ehl-i sünnet inancina yaptigi hizmet, kendisine Huccetü'l-Islâm lakabinin verIlmesine sebep oldu. FIkihta Sâfiî, kelâmde Es'ariyye ekolünü benimsemis olan Gazzâlî ömrünün sonlarini tasavvufî bir hayat içinde geçirdi.

Gazzâlî; Kelâmcilar, sûfiyye, bâtinîler ve özellikle yunan kaynakli felsefe dahil, devrinin bütün düsünce sekillerini olabildigince tahlil ve tenkitten geçirdi (De Boer, Islâm'da Felsefe tarihi, Çev, Yasar Kutlay s. 109).

Eserleri, Islâm dini ve düsüncesinin hemen her alani ile ilgili oldugu gibi, her zihin seviyesindeki Insan a hitabedecek sekilde de hem yaygin hem yüksek bir özellige sahiptir. Baslicalari; 0hyâ'ü-Ulûmi'd Dîn: Sam'da inzivada bulundugu sirada yazdigi, 0nanç, Ibâdet ve tasavvufa dair konulari içine alir. El-Munkiz'u-mine'd-Dalâl: Düsünce hayatini ve kendisinin geçirdigi ruhâ-manevî merhaleleri anlattigi eseridir. Bu eser degeri bakimindan Augustin'in "Les C onfessions" (itirafla) ina; Descardes'in "Metod üzerine Konusma" sina ve Rousseau'nun "itiraflar" ina benzetilir (HIlmi Ziya Ülken, Islâm Felsefesi-Kaynaklari ve Tesiri, Istanbul, 1967, s. 120). Mekâsidu'l-Felâsife: Felsefenin mahiyetini ve filozoflarin delillerini sergiler. Daha sonra tenkit edecegi Islâm messaî (Aristocu) felsefesinin güzel bir tanitimi mahiyetindedir.

Mi'yâru'l-Ilm ve Mihakkü'n-Nazar: Bu Iki eser, klâsik mantigin temel problemlerini sergiler ve mantigin öneminden bahseder.

el-Iktisad fi'l-i'tikad, Ilcamu'l-Avân an Ilmi'l-Kelâm, Mizânu'l-Amel, Miskâtu'l-Envâr, Cevâhiru'l-Kur'ân, er-Risâletü'l-ledunniyye Faysalu't-Tefrika, Kimyayi Saadet, Mearicü'l-Kuds, el-Mustasfa isimli eserleri ise Kelâm, tasavvuf ve ahlâka dairdir. Gazzâlî, sözü geçen eserleriyle Islâm inanç ve düsünce hayatinin günümüze kadar gelen meselelerinin hemen hepsiyle ilgilendigini göstermektedir.

Bütün endisesi Islâm akidesini, buna bagli olarak da Islâm ahlâkini ve düsüncesini savunup yaymak olan Gazzâlî, din ile dogrudan ilgili bulunmayan diger ilimleri de Islâm dinini esas alarak degerlendirmistir. Bu sebeple de devrinin gelenegine uyarak bütün ilimleri, Islâm inancini esas kabul ederek bir siniflamaya tâbi tutmustur.

Buna göre, ilimler önce;

a-Ser'î (dinî) ilimler: Usûl, yani Tevhid Ilmi ve furu' amelî ilimler.

b-Aklî ilimler: Rîyazî ve mantikla ilgili olanlar; Tabiî ilimler, metafizik (varlik Ilmi) diye ana bölümlere ayrilir. Daha sonra, Ilâhiyât, Siyâset ve Ahlâk da ayn ilimler olarak yer alir (Gazzâlî, Makasidu'l Felâsife Nsr. Süleyman Dünya, Kahire,1960, s. 134 vd).

Gazzâlî'nin ilimleri degerlendirisi, din-ilim ve din-felsefe iliskileri gibi, günümüz Insanini yakindan ilgilendiren hususlara isik tutacak mahiyettedir. Ona göre, matematik, Geometri ve Astronomi gibi ilimlerin olumlu veya olumsuz denebilecek sekilde din ile ilgili bir yönü bulunmamaktadir. Bu ilimlerin meseleleri, aklî delillerle ispat edilen konular olup, ögrenildikten sonra inkâra mahal bulunmayan hususlardir. Din adina bu gibi ilimlere karsi çikmak, dine zarar verir. (Gazzalî, el-Munkiz'u-mine'd-Dalâl, çev. HIlmi Güngör, Istanbul 1948 s. 18). Mantik Ilmi de dinin esaslariyla ilgili bulanmadigindan, onun reddedIlmesi dogru degildir. Sayet, yukardaki bu söz konusu ilimler din adina reddedilecek olursa, reddedenin aklinda hatta dininde bir kusur oldugu süphesi uyanabilir (Gazzâlî, a.g.e., s. 20-21).

Tabiati kendine konu edinen ilimlere gelince, bunlar, âlemdeki cisimlerden yani, gökler, yildizlar, yerdeki su, hava, toprak, ates gibi basit cisimlerden, hayvanlar, bitkiler, madenler gibi bilesik cisimlerin degisme ve gelismelerinden bahseder. Din, tip Ilmini oldugu gibi, bu çesit tabiata dair ilimleri de inkâr etmez. Ancak, felsefeciler (felâsife) ilâhiyata dair ve metafizikle ilgili konularda yanIlmislardir der (Gazzâlî a.g.e., s. 22-25).

Gazzâlî, Islâm dünyasinin siyasî çalkantili döneminde ve Islâm inancinin çesitli düsünce akimlariyla mücadele ettigi bir sirada yasadigindan, inanç konularini ele alip savunun kelâm Ilmini, aklî meseleleri isleyen felsefeyi ve dini hayati bu Ikisinin üstünde ve disinda tamamen ruhî bir yaklasim içinde görmeye çalIsan tasavvuf ekollerini ciddi bir tenkit ve tahlilden geçirme ihtiyaci duymustu. Onun birinci gayesi, Islâm inancina ve ehl-i sünnet akidesine gelebilecek her çesit hücuma karsi koymakti (Mâcit Fahri, Islâm felsefesi Tarihi, Çev. Kasim Turhan, Istanbul 1987, s. 174). Bu sebeple, günümüz müslümanlarina da isik tutacak bazi temel Ilkeler tesbit etmisti. Buna göre,

Kelâmcilar, Islâm dininin inanç esaslarini bid'at ehline yani, ehl-i sünnet ve'l-cemaat yoluna uymayan her çesit inanç ve düsünceye karsi savunurken, onlarin delillerini ve mantigini da kullanmak durumunda kalmislar, sadece karsilarindakilerin fIkirlerinin yanlisligiyla ugrasmamislardir. Oysa Gazzâlî'ye göre bu usûl ile halki bile ikna etmek mümkün degildir. Yine, kelâmcilar bu Ilmin amaci disina çikmislardir. Çünkü, herkes için yararli olmayacak olan bu Ilmi çok yayginlastirmislardir. Gazzâlî, Islâm inanç esaslarini bir savunma araci olan kelâm Ilmini, süpheye düsmüs zeki kimselerin süpheden kurtulmak gayesi ile ve Islâm inancini savunan bilginlerin' dini savunmak için ögrenmesinin uygun olacagini söyler.'

Gazzâlî'nin en mühim yönlerinden biri de, felsefe ile olan iliskisidir. Onunun felsefe çalismasi, Islâm düsüncesinde ve ilâhiyet alaninda kendisinden sonra gelen düsünürlerin ve düsünce alanlarinin herbirinde etkili olmustur. Bu konuda kullandigi metot ise, felsefesine karsi oldugu, Aristo mantigini kabul ederek ve felsefeyi yakindan taniyarak, felsefe tenkitçiligi seklinde ortaya çikar. (W. Montgommery Watt, Islâmî Tetkikler, Islâm Felsefesi ve kelâmi, çev. Süleyman Ates, Ankara 1968, s. 108 vd.).

Gazzâlî'nin bir felsefe tenkitçisi olarak Islâm dünyasinda derin etkisine ek olarak, onun "süphe, hakki götürür." prensibiyle Fransiz düsünürü Descartes'e "Sebep ile sonuç arasinda zorunlu bir baglilik yoktur" düsturu ile David Hume'a ve "Aklin bütün meseleleri kavrayamadigini" ileri süren Ilkesiyle de Alman düsünür Kant'a öncülük ettigi söylenir (Cavid Sunar, Islâm Felsefesi Dersleri, Ankara,1967, s. 115).

Gazzâlî'nin felsefe'den amaci, dinin felsefeden üstün oldugunu göstermektedir. Uasmak Istedigi sey de, her türlü süpheden uzak kesin (yakînî) bilgidir. O, aradigi kesin bilgiyi dünya ile ilgilerini kesmis olan kalbin safiyetinde bulur. bu tavriyla da genelde tasavvufa meyleder. Allah hakkinda bir bilgiye sahip olmanin sarti; mal, evlat, makam, mevki, vb. dünya ile ilgili baglardan kurtulma, dilin daima Allah'i zikretmesi ve nihayet dildeki zikrin kalbe intikâl edip, hatta kisinin kalbinden de lâfiz ve kelimelerin silinip, sadece onlari manasinin kalmasidir. Kisi ruhu temizleme yoluna girip, bu yolun gerektirdigi seyleri uygulamaya baslayinca, kendisinde Allah'i taniyip bIlmeye yarayan kesifler ve müsâhadeler zuhûr etmeye baslar (Gazzâlî, ihya, III, s. 19).

Hayatinin sonlarinda yazdigi ve bir otobiyografik eser olan el-Munkiz'u mine'd Dâlâl'de Gazzâlî kendi zihnî ve ruhî durumunu anlatir. Burada derin ve hakikati arayan bir süphe sergilenir. O, bu yipratici süpheden Allah'in lütfu ile kalbine attigi bir nur yardimiyla kurtulur. Böylece, apaçik hakikatleri aklin, akil yürütmenin ve mantigin yardimi olmaksizin yani delilsiz ve ispatsiz bir sekilde birdenbire kavramasi mümkün olmustur (Gazzâlî, el-Munkiz, s. Cool, Allah'in kereminden gelen bu nur ile gerçege ulastiktan sonra, kendi zamanindaki hakikat arastiricilarini bu sahip oldugu ölçüye göre dört sinifa ayirir ki, bu tasnif, Islâm düsüncesindeki ana ekollerin bir elestirisi demektir.

a) Kelâmcilar: Bunlar, dinin esaslarini mantiktan çikardiklari delil ve kaidelere göre savunmaya çalisirlar. Fakat bunlar, "Hâl gözüyle" kesfedIlmemis apaçik dayanaklardan çikmadigi iç in yeterli gayretler degildir.

b) Felsefeciler (felâsife): Kendi gayretleriyle arastirdigi felsefede Gazzalî filozoflari üç ana grupta toplar:

1- Dehriyyûn (Materyalistler): Allah'in varligini ve ruhu inkâr eden; âlemin ezelî ve ebedî (baslangiçsiz ve sonsuz) oldugunu ileri sürenlerdir. Bunlar, kâfir ve zindik bir guruptur.

2- Tabîiyyûn (Natüralistler): Gazzâlî'ye göre bunlari da inkârci (zindik) saymak gerekir. Çünkü onlar, âlemi taniyinca, Allah'in varligini kabul ettiler fakat, ruhun ölmezligini ve ahiret hayatini inkâr ettiler.


3- 0lâhiyyun: Gazâlî'ye göre bu gurubun da iman esaslarina uygun bulunan yönlerinin yaninda, imanla uyusmayan taraflari da vardir. F elâsife (felsefeciler) zümresini teskil eden bunlarin önde gelenleri, Eflâtun ve Aristoteles'in düsüncelerini Islâm dünyasinda devam ettirenlerdir. Gazzâlî'ye göre felsefecilerin en mühim yanlislari, ilâhiyyat konusudur. Aristocu (messâî) diye bilinen bu filozoflar, gurubunun Tehâfütü'l-Felâsife (Filozoflarin tutarsizligi) adli ünlü eserinde üç meselede küfre, onyedi meselede de bid'at ve sapikliga düstüklerini ileri sürer (Gazzâlî, Tehâfütü'l-Felasife (Filozoflarin tutarsizligi) çev. H. Bekir Karliga, Istanbul 1981 s. 14-16). Buna göre felâsife; Kiyamet günü hasrin beden ile olmayacagini yani sadece ruhen vücud bulacagini, Allah'in âleme ait teferruati degil de sadece Küllî (genel kanunlari bildigi), Üçüncüsü de, âlemin kadîm (ezelî) oldugunu ileri sürdükleri için Gazzâlî'ye göre küfre girmisler yani, Islâm dini açisindan inkârci durumuna düsmüslerdir.

c) Bâtinîler: Gazzâlî'nin ehl-i sünnet inanci karsisinda degerlendirdigi ve reddettigi diger bir grup da, kendi döneminde Islâm akidesi için büyük tehlike teskil eden bâtinîlerdir. Bunlar, herseyin zahirî (dis) ve bâtinî (içderûnî) manalari bulundugunu iddia edenlerdir. Bunlara göre, bütün farzlarin ve sünnetlerin zahirleri birer Isaret ve remizden ibarettir, gerçek manalar ise, bâtinda gizlidir. Bâtinîler bu iddialarindan yola çikarak Ayetler Hadisler ve din ile ilgili her hususu bâtinî bir yoruma (te'vile) tabî tutarlar. Halbuki bu durum Islâm dinine uygun degildir.

Gazzâlî zamaninda Hasan Sabbah gizli bir teskilat kurup, etrafindaki fedâilerle dehset saçari hareketlere girismisti, kendini de ma'sum (hata etmez ve günahsiz) Imam diye tanitmisti. Bu durum, Islâm dini için hem inanç bakimindan hem de siyasî olarak bir tehlike olusturmustu. Onlarin temel Ilkeleri, birligi te'min etmek için bir Imam-i masum'â baglanmak ve bütün bilgileri ondan ögrenmek gerektigi seklindeydi (Gazzâlî, Munkiz, s. 31, vd.) Gazzâlî, onlara karsi, müslümanlarin Imam-i masum'u Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Biz, Allah tarafindan ona indirilen Kur'an-i Kerîm'e ve onun sünnetine bagliyiz diyerek, bâtinîligi kesinlikle reddeder (0brahim Agah Çubukçu, Gazzâlî ve Bâtinîlik, Ankara 1964 s. 51, 70).


d) Mutasavvife: Tasavvuf ehli

Gazzâlî, yukarda sözü edilen üç zümreyi Islâm dini karsisinda tenkit ettikten sonra, derinlemesine sûfileri tenkid eder. Ona göre sûfiler, Ilmin yaninda amelin de lüzumuna inanmis olan gurubu teskil eder. Onlarin gayesi, nefsi kötülüklerden temizlemek ve zIkir yoluyla kalpten, Allah sevgisinden baska her seyi atmaktir. Düsünce ile fiili (ameli) birlestiren tek yol buydu. Ona göre büyük sûfilerin arzu ettikleri sey, tatmak ve yasamakti. Nefsin arzularini yok etmek, kalbin dünya ile alâkasini kesmek, gurur, kibir, söhret ve gelecek endiselerini asmak onlarin baslica faziletleridir. Bu faziletler gerçeklesince Insanda kalp gözü açi lir. Gazzâlî'nin kalbin mahiyeti ve Kalp Gözü hakkindaki açiklamalari 0hya, Mizânu'l-Amel, munkiz, Risâletü'l-Ledunniyye ve Mikatü'l Envâr isimli eserleri basta olmak üzere, diger eserlerinde de yay Ilmis durumdadir. Burada onun kalp ve kalbî bilgi hakkindaki düsüncesi söyle özetlenebilir:

Kalp, Allah hakkindaki bilginin dogdugu yerdir. O, bir çesit cevherdir, Insan hakikati onunla kavrar. Kalp, Insan ruhunun kesf ve sezgi gibi en yüksek derecesini teskil eder. Ve bir ayna gibi esyanin aslini kavrar. Kalp, akilli kimseyi hayvandan, küçük çocuktan, deliden, ayiran bir mana tasir, maddî göz yani beden gözü disi (zahiri) görür fakat içi görmez. baskasini görür, kendisini görmez, sonluyu görüp kavram sonsuzu kavrayamaz. Kalp gözündeki nur ise bir olgunluk (kemâl)'tur, yukarda maddî göz için söylenen eksiklikler onda yoktur. O, baskasini idrak ettigi gibi, kendini de idrak eder. Ona, uzak-yakin birdir, esyanin sirlarina nüfûz edebilir. Kalp gözüne Akil, Ruh, Insanî nefs gibi isimler verilir. (Necip Taylan, Gazzâlî'nin Düsünce SIsteminin Temelleri, Bilgi-mantik-iman, Istanbul, 1989, s. 91 vd.).

Gazzâlî bu fIkirleriyle, soyut düsünce ve mantiga karsi, yasanmis tecrübeyi ve zevki koyarak, bunu hakikate ulastiran bir yol olarak görmüstü. Ona göre tasavvufun asil degeri de akil üstü (irrasyonel) âleme açIlmis bir kalp gözü olmasindan, nazârî olan ile amelî olani birlestirmesinden, hakikati bizzat yasanan tecrübeden çikarmasindan ve ahlâkî hayat için bir örnek olmasindan geliyordu.

Görüldügü gibi Gazzâlî, sûfîlerin zevk ve dînî tecrübe metotlarini benimser, fakat burada yanlis bir hükme varanlari da tenkit eder, meselâ; Allah ile birlestigini, ona hulûl ettigini, dînî cezbe ve istigrak (ekstaz) halinde, kendilerini her türlü dînî emrin üstüne çikmis diye kabul eden bazi sûfilerin bulundugunu, oysa, bu gibi durumlarina dine tamamen aykiri seyler oldugunu söyler (Gazzâlî el-Munkiz, s. 44, vd.; Necip Taylan, a.g.e. s. 108. vd.).

Gazzâlî'nin üzerinde durdugu çok önemli kavramlardan biri de Akil kavrami ve aklin din ile olan iliskisidir. O, akli çesitli anlamlarda kullanmistir. Meselâ; nazarî bilgileri kavramak için Insanin yaratilistan sahip oldugu kâbiliyettir. Insan, hayvandan bu hususiyeti ile ayrilir. Bazan, tecrübeden elde edilen bilgilere de akil denir. Nitekim, tecrübeli kimseye akilli kisi denIlmektedir. Ayni sekilde devamli olan mutlulugu kazanma kabiliyetine de akil denir. Bundan hareketle Gazzâlî'ye göre aklî ilimleri ser'î (dinî) ilimlere aykiri diye görenler câhillerdir. Akil, dogru yolu serîatsiz bulamadigi gibi, serîat (din) da ancak akil ile anlasilip açikliga kavusabilir, Bu anlamda akil göze, serîat da isiga benzer. Baska bir ifadeyle, din binadir, akil ise, onun temelidir. Binasiz temel anlamsizdir, temelsiz bina ayakta duramaz.

Akil ile Nakil (nass) iliskisinde yorum (te'vil) yapanin durumunu da Gazzâlî söyle tesbit eder. Te'vil yapanlar söyle gruplandirilabilir: 1- Yalniz nakle deger verenler, 2- Sadece Akla deger verenler. 3- Akli esas tutup nakli, akla tabi kilanlar. 4- Nakli esas alip, akli nakle tabi kilanlar, 5- Hem nakli hem akli esas alip Ikisine birden deger verenler. Gazzâlî'ye göre en dogru yolu bu besincisi bulmustur. KIsaca Gazzâlî'ye göre akil ve din birbirini tamamlar. Aslinda bu Iki taraf, birbirine aykiri da degildir. Din aklin degerini inkâr etmedigi gibi, onun önemini vurgulayan ve Insani düsünmeye yönlendiren bir çok Ayet-i Kerime ve hadisler vardir. Böylece Gazzâlî akil-din iliskisini karsilikli bir ihtiyaç ve uzlasma tarzinda yorumlayarak, aklî ilimler ile dinî ilimleri, din ile dine aykiri düsmeyen düsünceyi uzlastiran bir yol tesbit eder.

Gazzâlî'nin yasadigi dönemin dinî bakimdan oldugu gibi siyasî bakimdan da önemli oldugunu biliyoruz, o, siyasetle ilgili düsüncelerini et-Tibri'l-Mesbuk fi Nasaihi'l-Mülûk, el-Munkiz, ihya, Kimyay'i-Saadet, el-Iktisad fi'l-0'tikad gibi eserlerinde ilgisi oldukça belirtmistir. 0limler siniflamasinda siyasete ayri bir yer vermis ve siyasetin Insan ve toplum hayati için geregini belirtmistir.

Gazzâlî'ye göre siyaset, Insani iyi yola yönlendiren bir ilim olan ahlâkin yaninda yer alir. Insan hayati için bu dünyada belirlenmis davranis Ilkeleri gereklidir. Çünkü, onlar ayni zamanda ahiret hayatina hazirligin da bir geregidir. Saglam bir dünya teskilati ve çalismasi olmadan ahiret hayati içinde istikrar içinde çalIsamaz. Bir yerde kanun ve nizamin temin edilememesinden dolayi siyasî bir istikrarsizlik varsa, orada Allah'a hizmet edebilecek zihnî bir sükunet de olamaz onun için Insan dünya-ahiret uyumunu kurmalidir.

Gazzâlî, Insanin tek basina yasayamayacagi yani daima hem cinsine muhtaç oldugu Ilkesinden hareketle Islâmî yönetimi yani devletin gerekliligini belirtir. Bu durum, neslin dev*****n sarti oldugu gibi, ihtiyaçlarin karsilikli iliskilerle temin edIlmesinin de sartidir. Fakat Insanlar toplum halinde yasarken, karsilikli iliskiler içinde bulunacaklarindan, aralarinda bazi kavga ve anlasmazliklar da tabiî olarak çikacaktir. Bunu önlemek için bir hukuk sIstemi ve hükümet gerekli bulundugu gibi, bu siyâsî nizami sagliyacak bilgi, basiret ve önderlik vasiflarina sahip kimselerinde bulunmasi gereklidir.

Gazzâlî, Islâm devlet baskanligi için altisi yaratilistan, dördü müktesep on özelligin bulunmasi gerektigini belirtir. Bunlar, bulûg çagina gelmis olmali, akilli, hür, erkek, duyu organlari saglam olmali, cesaretli ve otoriter olmali, adil olmali, çikacak yeni durumlara göre en uygun yolu seçebIlmeli, takva sahibi, cömert ve bilgili olmali (Harun Han Sirvanî, Islâm da siyasî Düsünce ve 0dare, s. 97. vd).


Gazzâlî'nin düsünce sIsteminin orjinal kabul edilen yönlerinden biri de, kendisinin bu konuda batili filozoflarla karsilastirIlmasina gerek duyulan sebeplilik (nedensellik) meselesidir. Tehâfütü'l-Felâsife isimli eserinde filozoflari tenkit ettigi en önemli felsefe problemlerinden biri olan bu konu, sebep-sonuç arasinda görülen iliskinin mutlak ve zarurî olmadigi seklinde özetlenebilir. Oysa, sebep-sonuç münasebeti felsefe ve mantikta birbirine kesin ve zarurî olarak bagli görülmektedir. Gazzâlî, böyle bir düsüncenin mucizeyi inkâr etmek olacagi anlayisindan hareketle, sebep-sonuç iliskisinin neticesini bir zarûret (vucûb) degilde olabilir (caiz) olarak görür. Çünkü sözkonusu Iki taraftan birinin varligi, digerinin de var olmasini gerektirmez ve böyle bir gereklilik anlayisi aliskanliktan kaynaklanir. Meselâ; susuzlukla su içmek, bunun kesIlmesiyle ölüm, ilâç ile sifa bulmak, gibi iliskilerin sonuçlari kaçinIlmaz degildir. Bunlarin birbirine bagliligi, Allah'in takdirinden dolayidir. Ve Allah kendi kudretiyle Isterse bunlari yaratmayabilir (Gazzâlî, Tehâfütü'l-Falâsife, s. 85)

Eserleri ortaçagda Lâtinceye çevrilen Gazzâlî, el-Gazel adiyla meshur olmustur. Özellikle yukarda degindigimiz sebeplilik konusunda Ockhamli William, Nikola ve Peter gibi hristiyan filozoflari etkilemisti. Bunun yaninda Gazzâlî, bilhassa Endülüslü Iki filozof olan Ibn Rüsd ve Ibn Tufeyl tarafindan ciddi sekilde tenkit edildi. Ancak Gazzâlî, onbirinci yüzyildan günümüze kadar ehl-i sünnet akidesinin saglam bir sekilde devam edip gelmesinden ve tasavvufta Ilmî otoritesiyle kendini daima hissettirmistir. Zamanimizda da Kelâm, FIkih, Islâm Hukuku, Tasavvuf, Ahlâk ve Felsefede önemli yerini muhafaza etmektedir.

Logged

Mart 13, 2008, 05:10:00 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #20 :»

Muhyiddîn-i Arabî

HAYATI

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden. İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-i Arabî ve Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur. Âilesi meşhûr Tayy kabîlesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem'in kardeşi Abdullah bin Hâtem'in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs'teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri Şam'da olup sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

Küçük yaşında ilim tahsîl etmeye başlayan Muhyiddîn-i Arabî, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye'ye gitti. Pekçok âlimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası ile dikkatleri çekti.

Muhyiddîn-i Arabî pekçok ilimleri tahsîl etti. Filozof İbn-i Rüşd'le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs'ten ayrılarak Tunus'a, 1195'de Fas'a gitti. Karşılaştığı birçok âlimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs'e dönüp Kurtuba'ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti. Hacca giderken Mısır'a uğradı. Oradan Mekke-i mükerremeye giderek hac farîzasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke'de kalıp, Medîne-i münevvereye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti.

Endülüs'te, Fas'ta, Tunus'ta, Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü'l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.

Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde büyük âlim oldu. Tasavvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü'l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu. Mekke'de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.

Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ'yı yanına çağırarak; "Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin." buyurdu. Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-iArabî'ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamânında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu.

Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyâhat etti. Konya'ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikrâm ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tâyin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî'nin hocası ve üvey babası oldu.

Hocasının üstâdı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî'ye giydirdi.

Konya'da bir müddet kaldıktan sonra Haleb'e giden Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya'ya döndü. Aynı sene içinde Sivas'a, oradan da Malatya'ya gitti. 1230 senesinde Şam'a giderek oraya yerleşti.
Logged

Mart 13, 2008, 05:12:59 ÖS
CiZiR-A BoTaN
Süper Üye
******
Üye No: 561
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5022
Nerden: IrAk_I AcEm.....
Rep Puanı: 139
sєя∂αя

Üyelik Bilgileri
Offline
« Yanıtla #21 :»

Imam Bûsîrî


Hassân ibn Sâbit ve Ka'b ibn Züheyr'den itibaren islâm dünyasinda yetisen sairler, dehâ ve sanatlarinin en olgun ürünlerini Hz. Peygamber için yazmis olduklari naat ve kasîdelerde ortaya koymuslardir. Fakat bunlardan bazisinin eseri sanat degerinden çok, kazandigi söhret bakimindan digerlerinden daha sansli sayilmaktadir. iste bu kervanin önde gelenlerinden biri XIII. yüzyilda Misir'da yasamis olan imam Bûsîrî'dir. 1 sevval 608/7 Mart 1212'de Yukari Misir'daki Behnesâ sehrine bagli Behsim'de dogan Muhammed el-Bûsîrî, Berberî asilli olup Fas'taki Hammâd Kalesi'nde Habnûnogullari diye taninan bir aileden gelmektedir. Baba tarafindan Bûsîrli oldugu için Bûsîrî, annesi tarafindan Delâsli oldugu için de Delâsî nisbesiyle anilmaktadir. sairin, bazan bu iki kelimeyi birlestirerek Delâsîrî nisbesini kullandigi da görülür. Çocukluk yillari, ailesiyle birlikte yerlestigi Delâs'ta geçmisti. Daha sonra Kahire'ye giderek burada islâmî ilimlerin yanisira dil ve edebiyat tahsil etti. Özellikle hadis ve siyer ilimleriyle daha çok mesgul oldugu, ayrica yahudi ve hristiyanliga karsi yazmis oldugu reddiyelerden onun Tevrat ve incil hakkinda genis malumata sahip bulundugu anlasilmaktadir. Bir süre Bilbis sehrinde maliyede kâtip olarak çalistiktan sonra Kahire'ye dönmüs ve {REF küttâb} denen Kur'an dershanesinde egitim ve ögretim faaliyetinde bulunmustur. Daha sonra el-Mahalle ve Sehâ sehirlerinde kâtip olarak çalisirken mesâi arkadaslari olan hristiyan memurlarin yaptiklari yolsuzluklardan fazlasiyla rahatsizlik duyarak bunlari siirlerinde dile getirmistir.
Kisa boylu ve zayif bir bünyeye sahip olan Bûsîrî'nin baslica huzursuzluk kaynagi, haniminin hirçinligi ile çocuklarinin çoklugu ve geçim sikintisi olmustur. sâzelî tarikatinin kurucusu Ebü'l-Hasan es-sâzelî'ye intisap eden sair, onun ölümü üzerine yerine geçen Ebü'l-Abbas el-Mürsî'ye hitaben yazdigi 142 beyitlik "dal" redifli mersiyede seyhinin fazilet ve meziyetlerinden sitayisle söz eder. Öyle anlasiliyor ki ünlü mutasavvif ibn Atâullah el-iskenderî ile Bûsîrî, seyh sâzelî'nin en önde gelen iki mürididir. Ancak ibn Atâullah ilâhî ask temasini islerken, Bûsîrî daha çok peygamber sevgisini terennüm etmistir.
Hayatinin sonlarina dogru felç olan Bûsîrî, rivayete göre Hz. Peygamber için yazdigi bir kaside sayesinde bu hastaliktan kurtulmus ve uzun bir ömürden sonra seksen küsûr yaslarinda iskenderiye'de vefât etmistir (696/1296-97).
Bûsîrî'nin kaleme aldigi eserlerin tam***** yakini manzum olup çogu Hz. Peygamber hakkinda yazilan kasidelerden ibarettir. siiri, yapi ve üslûp bakimindan son derece saglam ve liriktir. Bu yüzden asirlar boyu onun naat ve kasideleri islâm cografyasinin her bölgesinde büyük ilgi görmüs, dinî toplantilarda en çok okunan siirler arasinda yer almistir. Klasik kaynaklarda daginik bir sekilde bulunan on iki kasideden ibaret olan siirleri bir araya getirilerek Dîvânü'l-Bûsîrî adiyla yayimlanmistir (nsr. Muhammed Seyyid Keylânî, Kahire 1374/1955). islâmî edebiyat alaninda dünya çapinda en meshur eseri Kasîdetü'l-bürde diye bilinen 160 beyitlik kasidesidir. Coskun bir peygamber asigi olan Bûsîrî'yi söhretin zirvesine tasiyan bu kasideye kendisi el-Kevâkibü'd-dürriyye fî medhi hayri'l-beriyye adini verdigi halde, yukaridaki isimle taninmasi gördügü bir rüyâdan kaynaklanmaktadir. söyle ki hayatinin sonlarina dogru felç hastaligina yakalandigi bir sirada, rivayete göre rüyâsinda Hz. Peygamber Bûsîrî'den kendisi için yazdigi kasideyi okumasini ister; o "yâ Resûlallah! Ben sizin için çok kasideler yazdim, hangisini emredersiniz?" deyince, Hz. Peygamber kasidenin matla' beytini okuyarak bu kasideyi isaret eder. Bûsîrî kasidesini okurken Hz. Peygamber iki yana dogru sallanarak zevkle dinler. Yine rivayete göre Bûsîrî'yi ödüllendirmek üzere hirkasini çikarip yatmakta olan hasta sairin üzerine örter; bir diger rivayette ise vücudunun felçli kismini eliyle sivazlar. sair heyecanla uykudan uyanir, gördügü rüyânin zevkiyle toparlanmaya çalisirken felçten bir eser kalmadigini farkederek sevincinden ne yapacagini sasirir. Bu sirada safak söküp sabah namazi vakti yaklasmaktadir. Bûsîrî abdest alip mescide giderken bir dervisle karsilasir. Dervis ondan bu gece Hz.Peygamberin huzurunda okudugu kasideyi kendisine vermesini ister. iste bu olay duyulduktan sonra kaside büyük bir üne kavusur ve zaman asimi ile sairin verdigi isimle degil, rüyâda Hz. Peygamber tarafindan üzerine örtülen hirka sebebiyle Kasîdetü'l-bürde diye anilmaya baslar. Bazi kaynaklarda hastaliktan kurtulmasi sebebiyle Kasîdetü'l-bür'e diye geçiyorsa da bunun yakistirmadan öte bir degeri yoktur.
Dünyada en meshur ve en çok okunan kasideler arasinda yer alan bu eser, belli basli bütün kültür dillerine tercüme edildigi gibi, Afrika, Güneydogu Asya ve Balkanlardaki mahalli dillere de çevrilmistir. Çesitli bölge ve ülkelerde genellikle sünnet, nisan ve dügün merasimlerinde, mübarek gün ve gecelerde, ayrica haftalik evrad olarak okunmakta, son münacât kismi ise felçli hastalar üzerine yedi gün süreyle okunup Cenâb-i Hakk'tan sifa niyaz edilmektedir.
Tesbit edilebildigi kadar kasideye yapilan serhlerin sayisi 110, tahmisler 58, tesdisler 16 civarinda olup, üzerine sayisiz nazireler yazilmistir. Biz bu çalismamizda kasideyi Türkçe tercümesi ile birlikte verirken ayni zamanda Kasîde-i Bürde'yi Türkçe Söyleyis basligi altinda her beyiti Türkçe terennüm etmeye çalistik. Dinî heyecani canli tutmak ve peygamber sevgisini yasatmak için sanatin gücünden her dönemde istifade edilmistir. Genç nesillerin bu gerçegi dikkate alarak bu konuda daha güzel örnekler ortaya koyacaklari ümidiyle..
Logged